Pazartesi, Ocak 13, 2014

ÜRÜN OLARAK AŞK

Aşk sanıldığı kadar iyi bir şey mi, pek emin değilim artık. Aşka olan ihtiyaç, bir mit olmasın? Bildiğim kadarıyla insan bir tek oksijensiz yaşayamaz. Açlığa,susuzluğa bile epey dayanabilen bir hayvandır insan. Bu yönüyle de deveye benzer hatta. "Ruh ikizini bul", "yalnız yapamazsın" "Aşk lazım aşk"... Bunlar ve bunlara benzeyen algoritmalar, bir tek beni rahatsız ediyor olamaz herhalde? Bu "noksanlık" hissi, bu "yarım kalmışlık" vurgusu soğuttu belki beni aşktan. Elbette aşk,çok popüler bir ürün. Din gibi, seks gibi. Pazarlaması kolay. Çok satanlar listesinde hep ilk 3 içinde.
Liste belli: Din,seks,aşk.
Sıralamalar değişir en fazla. Soru halleri var mesela aşkın: "sen hiç aşık oldun mu?" , "Kaç kere aşık oldun?" , "bir oturuşta ne kadar aşık olabilirsin?"
Uzmanı çok aşkın. Genelde de en yalnız olanlar o aşk uzmanları. Romantik bir çelişki. Şarkısı, şiiri, filmi, kitabı, programı bol. İnsanların televizyonlarda evlendikleri bir gezegen değil mi artık dünya? Bir de müspet bir bilim dalı değil ki aşk. Ölçemiyorsun ki! Yakalayıp, gözlemlemek üzere bir yere hapis edemezsin aşkı. Aslanları, boz ayıları bile hapis edebiliyorken üstelik. Hepsinden vahşi demek ki aşk. Ben iyi şiir de okuyamam mesela. Yalnızlıktan bu kadar korkulmasını da pek anlayamadığımı söylemeliyim. Düşününce, biriyle yaptığın her şeyi,tek başına da yapabiliyorsun. Teknik olarak mümkün bu. Depresyon, mastürbasyon...Konsantrasyon mesela hatta. İnsan tek başına da odaklanabilir hayata. Unutmak/unutamamak var bir de. Ben koca bir yabancı dili unuttum (almanca), bir insanı unutamamaktan çekinmem gibi geliyor. İnsan, en iz bırakanı, 3 günde unutmaya programlı aslında. Hayatın temposu filan hep buna göre dizayn edilmiş. Eğer unutmuyorsa insan 3 günde, hatayı kendinde aramalı. Unutmanın en etkin metotlarından biri de;yeni şeyler hatırlamak. İnsan bir "yeni anılar üretme makinası" değil mi zaten? "Unutamamayı" çok sevenler var bir de. İşte onların hayatı, çok şiirsel. Ben iyi şiir de okuyamam mesela.

Salı, Aralık 17, 2013

THE CEMAAT

Ne zaman biri "CEMAAT" dese, beni aklıma JOHN GRISHAM gelir. John Grisham ve THE FIRM. Bir de genç TOM CRUISE... Orada bir adam var uzakta. Orada derken Pensilvanyada. Amerikada yani.Tam konumunu belirtemiyorum ama kime sorsan gösterir diyorlar. Gitmesek de,görmesek de,elini öpüp hayır duasını almasak da,o adam bizim BAŞBAKANIMIZDIR. Sadece başbakanımız olsa yine iyi; CUMHURBAŞANIMIZDIR, ANA MUHALEFET LİDERİMİZDİR, BELEDİYE BAŞKANIMIZ, VALİMİZ, APARTMAN YÖNETİCİMİZ... Lakin kendisi ülkesini "uzaklardan, okyanus ötesinden" yönetiyor. Dönmüyor çok sevdiği ülkesine, insanına, toprağına. Öyle diyor ulu zat her sorulduğunda; "Çok özledim, çok seviyorum" diyor hasretle, gözleri yaşlı! Lakin dönmüyor.Çok sevdiği için sanırım. Kıyamıyor olabilir. İnsan kıyamaz sevdiğine. Kendisi bir lider, bir önder. CEMAAT lideri. Peki.Demek "CEMAAT LİDERİ". Anladım. Peki. Aslında , hayır anlamadım! CEMAAT ne? Bir resmi kurum mu bu? Bir uluslararası politik ve sosyal muhattap mı? Bir şirket mi? İs it a FIRM? Bir holding? Hayır kurumu? Bir dernek mi yoksa? Kurumsal bir yapı mı? Merkezi var mı? Adresi ne? Mesela küçük bir çocuk cemaate bir mektup yazmak istese yılbaşı hediyesi için, adres olarak ne yazacak? "Pensilvanya, USA" mi? Halka açık mı bu CEMAAT? Halka açık ama... herkese açık olmadığı belli gibi sanki.UNESCO gibi bir şey mi bu CEMAAT? Yani aslında C.E.M.A.A.T mi? BM, NATO, IMF ,Dünya Sağlık Örgütü, OSCAR AKEDEMİSİ ve CEMAAT arasında ne gibi benzerlikler var? En az onlar kadar saygın, meşru ve ciddi bir yapı olmalı CEMAAT. Zira bir ülkenin , bir model(!) ülkenin, demokrasisi ileri(!) bir ülkenin lideri, muhalefeti, TFF başkanı, Şöförler odası cemiyeti cümbür cemaat, CEMAAT'le görüşmeye gidiyorsa;CEMAAT'ten, liderinden "izin" alıyorsa bazı konularda, demek ki önemli bir şey bu "CEMAAT" diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Normalleşti bu durum. Yani "Bir devletin, henüz tam anlamıyla tanımlayamadığımız fakat çok iyi tanıyormuş gibi yaptığımız bir yapı,fraksyon,cemiyet,gönüllüler birliği...vs.ile fikir alışverişinde olmasını" kast ediyorum. Bir hükümetin yine aynı yapıdan çekinmesi hatta korkması,savaşması,anlaşması...kısaca "muhattap" alması normalleşti.Normalleştirdiler.Normalleştirdik. Alıştık CEMAATLE yaşamaya.Her şeye "alışma hızımız" muazzamdır zaten. Bir de, hemen unutuveririz. Hemen adapte olduk. Meraklıyız "CEMAAT HABERLERİNE". Bu "durum" bir tek bana mı çok "gerçeküstü" geliyor? ben de meraklıyımdır çok. Nasıl avantajları var CEMAATİN? Çalışanlarına sağlık sigortası yapıyor mu? Çalışanları var mı? SSK'sı, Bağkur'u yatan çalışanları var mı? Yıllık 2 hafta izinli çalışanları? Mesela bir gün kapım çalsa, açsam. İki adam çıksa karşıma, takım elbiseli, sıfır yaka gömlekli, sakallı, yüzlerine nur inmiş, gül kokan, yani kısaca "üniformalı" iki kişi. "Biz cemaatten geliyoruz" deseler, ben de onlara "Kimlik görebilir miyim?" diye sorsam? Var mı "cemaat çalışanlarının bir resmi ID'si, yaka kartı, kartviziti? Şirket, pardon, cemaat arabalarıyla mı geziyorlar? Mesela bir anne "Benim oğlan da özel bir cemaatte şöför!" diyebiliyor mu gururla, gözleri yaşlı? Peki ya "üyeler"? Onların kartı var mı mesela? CEMAAT ÜYELİK KARTI? Aidat ödüyorlar mıdır peki? Dolarla mı, Türk Lirasıyla mı ödüyorlar acaba ödüyorlarsa? Ben anlamıyor bu "CEMAAT MEVZUSUNU". Susuyor ben. Kafam yine karıştı. Anneme gideyim en iyisi. Kereviz yapsın bana. Zeytinyağlı. Kafayı topluyorum annemde. Kereviz yerken topluyorum kafayı. Ne zaman biri CEMAAT dese, benim aklıma JOHN GRISHAM geliyor. Peki senin?

Çarşamba, Kasım 13, 2013

ASRIN İNSANI

Bazen tutamaz insan kendini. Aşık olduğunu kaçırır ağzından. Nefret ettiğini gizleyemez. Özlediğini itiraf eder. Başarısız, Yeteneksiz, Tembel olduğunu saklayamaz. Cinayetini, katilliğini ört bas edemez .
Bilinçaltı, üste çıkar. Baskınlaşır .
Bir şey yapar. Bir şey söyler. Sonra belki çok pişman olur. Geri almak, çıktığı yere sokmak ister kaçanı. Tutamadığını. Çok geçtir lakin. Kayda geçmiştir kaçak. Artık resmen "kaçaktır".
Kayıtlıdır. Silinmez.
Bu "kızlı-erkekli" meselesi de bir "kaçak" . Kayıtlara geçti. Silinmez.
Bence başbakan da tutamadı kendini. İnsan sonuçta. Asrın insanı. Gönlünde yatanı kaçırdı ağzından. İdealini, hedefini, çılgın projesini...
"Kızlı-erkekli" bir eşik bence. Çok tehlikeli bir eşik üstelik.  Kalabalıklara bu filtreyle bakmaya başlarsanız, her yeri, her şeyi kızlı-erkekli görürsünüz. Algıda hazırlık deniyor buna. Benim de filtre diyerek süslediğim şey de bu aslında: Algı.
Bu algıya bir hazırlık var, evet.
Onlar her yerdeler. Kızlar erkekler yani. Peşlerini bırakmak lazım. Okuldalar, evdeler, sokaktalar, dolmuştalar, maçtalar, cenazedeler, partideler, plajlardalar...(BUNU BİR İHBAR KABUL EDEBİLİRSİNİZ)
Medeni jargonda "toplumdur" kızlı-erkekli'nin karşılığı. Halktır. Halk da her yerdedir. Kızlıdır, erkeklidir. Boy boydur. Bebektir, çocuk olur, gençtir sonra. Büyür, yetişkin olur. Az daha büyür, yaşlanır. Az daha yaşar, ölür. Bunlar hep kızlı-erkekli olur. Bu topraklarda bu böyledir. Bu ülke çoktan vermiştir kararını.
Asrın liderini çoktan seçmiştir bu ülke.
Sadece bu ülke de değil. Time dergisi de katılmıştır bu karara. Kapaktan vermiştir desteğini. Pek çok ikonik dünya lideri de bu kararın altına imzalarını atmıştır. Hafif buruk, biraz kıskanç. Hatta bazıları epey yenik.
Nasıl Almanya asla Nazi Almanyası olmayacaksa, Türkiye Cumhuriyeti de haremlik-selamlık cumhuriyeti olmayacaktır. Alıştık biz medeniyete. Böyle iyiyiz. Bu bir tespittir. Bir propaganda metni değildir. Asla değildir. Belki çok gelişmiş bir uzay programımız yok ama haremlik-selamlık için de bir program yapmayız. Bundan rahatsız olanlar olabilir. Bunu kabul edebilirim. Anlayamam ama kabul edebilirim. Makul bir lisanla anlatılırsa da, dinlerim. Onlara tavsiyelerim bile olabilir haddim olmayarak. Böyle ülkeler var. Hazırları var yani. Haremlik-selamlık esaslarının gözetildiği, anayasası şeriat olan, karma eğitimin yasak olduğu falan filan. Oralara gitmelerinde fayda var.
Kimseyi kovmuyorum, yanlış anlaşılmasın. Nasıl kovayım? Ben mal sahibi değilim ki. Bir öneri benimki. Buralar, oralara benzemeyecek çünkü. Kimse vakit kaybetsin istemem. Yardım etmeye çalışıyorum ben sadece. Niyetim iyi.
Hem oralara vize de yok! Dost topraklar oralar. Her yerine uçuyor THY. Başbakan çok seviliyor oralarda.
Nasıl sevilmesin?Kendisi de onlardan.
En kötü; çöller var! Bir sürü bomboş, atıl duran çöller var. Oralarda bir "yeni ülke" kurulabilir.
İsrail modeli!
Biraz kumdan zarar gelmez. O da hallolur bir başka çılgın projeyle. Ayrıca deve de arabaya göre daha ekonomiktir. Suyla çalışır. Az da yakar!
Bunu bir düşünsün derim kızdan erkekten rahatsız olan, Mustafa Kemal'e söven,sayan.
Umarım yardımcı olabilmişimdir.
Bazı anlar olur, "Yok artık! O kadar da değil!" anları diyorum ben o anlara; işte bu kızlı erkekli kaçağı, o anlardan biridir.
Öyle değil midir yoksa?
Kim bilir, belki de bana öyle geliyordur.
Belki birazdan uyanırım uykumdan.




Pazar, Temmuz 14, 2013

ISLAK İMZA

Uyanır uyanmaz aklımda onlar vardı. Hiçbirini görmedim. Şahsen yani. Yakından görmedim onları. Gazetelerde gördüm. Bazı gazetelerde. Zaten her gazete de göstermedi onları. O kadar çok şey var ki göstermedikleri; gösteremedikleri. O kadar çok insan var ki hala görmeyen; göremeyen. Her gazeteyi okumuyorum artık; okuyamıyorum. Zaten her gazete de okunmak için çıkmıyor. Cam bile silinmiyor o okuyamadığım gazetelerle.
Üst üste koymuşlardı hepsini. Kamyonlara yüklenmişlerdi. Tırlara. Onlarca kamyon, onlarca tır gerekmiş onları taşımak için. Çoklardı çünkü. Taşınmaları uzun sürdü. Ne oldu onlara bilemiyorum. Nereye taşındılar, ne yaptılar onlarla bilemiyorum. Çok çaresiz duruyorlardı kamyonların üzerinde hepsi.
Tırlar vardı birde.
Öylece duruyorlardı. Sessizce. Çaresiz. Hüzünlü bir halleri vardı. Üzgün gibi geldiler bana.
İnsan bazen tek bir damla yaş aksın ister , tek bir gözünden. Üzüntüsünü imzalamak ister gibi.
Islak bir imza. Islak ve üzgün.
Öyle bir imzaya çok ihtiyacım vardı onları ilk gördüğümde. Ve bu sabah. Bu sabah çok isterdim bir damla yaşım olsun. Dişlerimi sıkmakatan çenem ağrıyor bazı sabahlar. Uykumda sıkıyor olmalıyım çenemi. Uykumda ağlıyorumdur da belki. Çaresizlikten sıkar insan çenesini. Hırstan, öfkeden...Sonra çenesi ağrır benim gibi. Biraz da şakakları ağrır.
Büyümeleri ne çok zaman ister. Uzun sürer. Ne çok emek. Ne çok güneş, su, toprak...
Yok edilmeleri kısa sürmüş olmalı. Ne çok adam uğraştı onları yok etmek için. Ne çok emek verdiler bu katliama. Ne çok dozer, kepçe, balta...
1 tane ağacı yanlışlıkla kesersin. Belki 3 tanesini . Ya da 5.
250.000 ağaç yanlışlıkla kesilir mi? 250.000 hata bir anda yapılır mı?
Elini kolunu sallaya sallaya hem de. Niye sevmiyorsunuz onları bu kadar? Bu yeşile olan kin neden? Bu AVM, otel merakı nereden geliyor?
Ne yaptı o ağaçlar size? Hiçbir şey de yapamazlardı zaten aslında. Durmaktan başka! Öylece durmaktan başka. Öylece duruyorlardı. Yeşil yeşil.
"3. köprünün yeri yanlışmış" ne demek? Ne demek gerek bunu söyleyen birine?
"Şaka mı bu? Şaka mı yaptın? Alay mı ediyorsun yoksa yine? Ne şakacısın. Ne alaycısın. Ayıp olmuş. Ayıp etmişsin. Öyle şey olmaz. Köprü yanlış yere yapılmaz. İstanbul Bğazına yapılacak bir köprü, yanlış yere ya-pı-la-maz-! 250.000 ağaç yanlışlıkla kesilmez. Ke-si-le-mez! Durma öyle sen. Sen istifa et. Ağaçlardan da özür dile ama giderken..." denir mi mesela?
Çenem ağrıyor benim yine. Biraz da şakaklarım.

Salı, Temmuz 09, 2013

SAYIN VALİ...

Merhaba sayın Mutlu,
Biliyorum vaktiniz çok değerli. İşiniz çok. Eminim sizin 1 saatiniz, "sıradan" bir insanın 7 saatine filan denk geliyor. Bundan sebep, lafı uzatmayacağım. Şakalar yapmak da değil amacım. Zira sizinle ilgili yapılabilecek tüm şakalar yapıldı, yapılıyor ve yapılacak. Şimdiden bir efsanesiniz. Kutlarım sizi!
Çok temel bir noktadan başlamak niyetindeyim:
Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Niyetiniz nedir? Major planınız nedir? Bu olup bitenler sizce nereye varacak? Bu inatlaşma haline ne gerek var? Kiminle inatlaşıyorsunuz ki zaten; ve ne uğruna? İstanbul mu? İstanbul uğruna mı? Bu bir rövanş mı? Neyin rövanşı? 
Buradan bakıldığında bizimle, İstanbul'la ve İstanbulluyla alay eder gibi bir haliniz var. Sanki bizi pek ciddiye almıyorsunuz. Bizi önemsemediğiniz fikrine kapılıyorum. Sanki bizi "takmıyorsunuz". Umarım yanılıyorumdur.
Yeni "rutinimiz" bu mu oldu sayın vali? Parkı bir açmak, bir kapamak... bir açarmış gibi yapmak... ama son anda açmamak...falan filan...Bu yeni bir "flört" hali mi? Bizimle flört mü ediyorsunuz? 
Parkı açtık, hadi buyurun!" deyip, insanları parka aldıktan sonra aniden "gazlamak" kimin fikriydi peki sayın vali?  Bu sizce de sorgulanabilir bir "misafirperverlik" anlayışı değil mi? Eve çağırdığınız misafirlerinize de böyle mi yapıyorsunuz? 
Ve ilk çözüm neden "gaz"? Bol olduğu için mi? Yoksa bir B planınız mı yok? Neden "uzlaşmayı" hiç ama hiç aklınıza getirmiyorsunuz? Bunu bence bir düşünün. Uzlaşmayı diyorum.
Siz ev sahibisiniz. Şehrin anahtarı sizde. Bürokratsınız. İşiniz hizmet, işiniz halk. İşiniz halka hizmet. Görev tanımınızda var bu. Böyle yazıyor " vali ne iş yapar?" sorusunun karşılığında cevaben. Ne alıp veremediğiniz var misafirlerinizle peki? Bu şehrin "sakinlerini" neden bu kadar kızdırmak istiyorsunuz? İstanbulluyla derdiniz ne? Ne yaptılar size? Ne yaptık? Şahsen ben, ben size ne yaptım mesela? Niye giremiyorum ben parka? Niye açamadınız bu parkı siz sayın vali? Olimpiyatları nasıl yapacaksınız? Nasıl açacaksınız olimpiyatları? 
İstanbul zor şehirdir. İstanbul'u kandırmak olmaz. Ne padişahlar, imparatorlar gördü bu kent. Kimlere başkent oldu. Bilgedir İstanbul. Sizden benden çok bilir. 1000 yaşında bu şehir. Hala hepimizden genç. Sürekli yeniliyor kendini. Kimseye yenilmeyişi bundan. Sürekli güncelleniyor, uyum sağlıyor. Kanı değişiyor sürekli, kanı yenileniyor. Gelen geldikçe geliyor. Giden özlüyor. Yerine başka bir şehir koyamıyor. Zor mu geldi yoksa bu görev size sayın vali? Ağır mı oldu biraz? Öyle gibi sanki. İstifa edin sayın vali? Bırakın. Gidin. İnanın sizi tutmayız biz. Bağrımıza taş basar, özlemimizi dizginler, alışmaya çalışırız. "vali mutlu!" deriz, avunuruz. Memleketimizde çok sevimli sahil kasabaları var. Onlardan birine yerleşin? Hatta başka memleketlerde de var çok sevimli kasabalar. Onlardan birine gidin? Daha uzağa gidin mesela? Çok uzağa!
Sanki bir yardım çağrısı var her basın toplantınızda, her tweetinizde. Yardım ister gibisiniz İstanbul'dan, İstanbulludan. İzin vermiyorsunuz ki yardım edelim size. Çağırıyorsunuz bizi sonra gaz sıkıyorsunuz biz geldikçe. Gaz sıkmak oyun mu sizin için sayın vali? Bizim için hiç değil. Biz hiç eğlenmiyoruz gazı, copu yerken. Gaz gerçek. Cop da öyle. Siz hiç gaza maruz kaldınız mı? Gaz yediniz mi hiç? Yerseniz sakın yıkamayın yüzünüzü, gözünüzü. Özel solüsyonlar var gaza iyi gelen. Arzu ederseniz tarifini yollayabilirim. Portakal gazı var mesela. O daha değişik biber gazından. Aklınızda olsun.
Sizi hiç, kask numaraları silinmiş, 20 saat görev yapan, izinleri, tayinleri iptal edilmiş, kaldırımda yatan, özellikle aç bırakılan, kumanyaları küflü, yirmili yaşlarında, son çare olarak polis olan çevik kuvvet görevlileri kovaladı mı? Hiç kovalandınız mı siz? Yaka paça gözaltına alındınız mı sayın vali? Gözaltında kayboldunuz mu hiç? Hiç elleri satırlı, palalı bir "esnafla" burun buruna geldiniz mi sayın Mutlu? Kalabilirsiniz pekala! Çünkü serbest kaldı o manyaklar. Dikkat edin! Yüzleri gaz maskeli olduğu için "alınanlar" hala içeride ama merak etmeyin. Umarım hiç yaşamazsınız bunları. Keşke yaşatmasaydınız da. Bizim canımız çok yandı be sayın vali! Çok!
Siz galiba bu "park işini" de yanlış anladınız. Park öyle açılıp-kapanan bir şey değildir sayın vali. Parkı açarsınız, durur. Bekler. Sahibini bekler. Fakat siz sahiplerine gaz sıkarsanız, olmaz sayın vali. Park da üzülür.
"Aile parkı" nedir peki sayın vali? Aile salonu gibi bir şey mi? Patentini aldınız mı? Bu yeni bir konsept çünkü. Daha önce hiç duymadım. Patentini alın bence. İhmal etmeyin! Klimalı mı aile parkı? Ahlaklı mı? Namuslu mu? Kime göre, kimden çok? Ya da bunun kararını neden siz veriyorsunuz? Kim veriyor kararını? Mesela ben kız arkadaşımla gitsem parka, biraz da öpüşsek mesela, kız arkadaşım fahişe mi olmuş oluyor? Ben ne oluyorum? Köpeğimizi alsak parka giderken gavurlar gibi, yogamızı, Ipodumuzu, pikemizi....? Yayılsak mesela parka, güneşlensek, kitap okusak bir yandan da medeniler gibi, piknik yapsak sayın vali, suç mu işlemiş oluyoruz? "Kentli" olmayalım mı? Olursak cezamız ne olur? Parka mı almazsınız bir daha? Zaten almak istemiyorsunuz. Bunlar ütopya mı? Ben şu an haddimi mi aşıyorum? Ben kim mi oluyorum? Siz kimin valisisiniz? Peki bizim valimiz kim sayın vali? Bari bizi, bizim valimizle tanıştırın sayın vali. Yapın aramızı. Umarım iyi biridir. Belki bu "bizim vali" makuldur. Akıllıdır. Umarım bize vakit ayırıp, dinler bizi. Biz diyalogla çözeriz kendi valimizle kendi sorunlarımızı sayın vali. O da mı bıyıklı? Sizin kadar yakışıklı mı? Bari onu söyleyin.
Kim girecek parka, kim girebilecek? Var mı bir eşkal, bir profil, bir kimlik bunun için?
Aranılan özellikler nedir? "Bizi" kim onaylayacak sayın vali? Kendimizi kime beğendirelim? Takla da atalım mı? Haddim olmadan bir öneride bulunayım: Kart dağıtın parka girmesini uygun gördüğünüz insanlara. Gezi Kart!
Siz parkı "halka açmadan" önce, park karpuz tarlası mıydı? Biz karpuz muyuz?
Gerçekten soruyorum sayın vali. Bir yere girdim çünkü, çıkamıyorum. Türküm, parkıma giremiyorum. Yardımcı olun bana istiyorum; rehberlik edin. Çıkarın beni bu girdiğim yerden, tutun elimden; parka götürün. Gerçeklerden, yaşananlardan, söylediklerinizden çıktı hepsi soruların. Artık hepsi sizin. 
Bitiriyorum sayın vali, az kaldı. 
Newyorkluları, Parislileri, Londralıları çok kıskanıyorum sayın vali bugünlerde. Ne Özgürlük Anıtı, ne de Eyfel Kulesi  umurumda. Big Ben aklıma takılmıyor hiç.
Parkları var onların sayın vali. Girebildikleri, gidebildikleri parklar! O dokunuyor işte!
En çok onu kıskanıyorum.
                                                                                                saygılarımla, Yunus Günçe. İstanbullu biri.

Pazartesi, Temmuz 08, 2013

SATIR HOBİSİ

Sen hayatında hiç satır gördün mü? Görmüşsündür muhakkak. Kasapta görmüşsündür. Korku filmlerinde görmüşsündür en azından. Görsen hemen tanırsın. Küt, vahşi, kesici bir alettir. Kasaplar et keser satırla. Kemik keserler daha çok. Normal bir kasap bıçağı ile kesemedikleri etleri, kemikleri keserler. Korku filmlerindeki kötü adamlar da, insan keserler satırla. Kemiklerini keserler daha çok. Daha vahşi olmak, daha korkunç görünmek için satır kullanır kötü adamlar. Daha çok kan olsun ister çünkü o kötü adamlar. Seyirci de kanı sever. Daha çok kan olsun ister.
Maske olur suratlarında genelde de o kötü adamların. Buz hokeyi maskesi gibi.
Senin satırın var mı? "Satır koleksiyonun" var mı? Hobi olarak satır biriktiriyor musun? satırın parlaklığına, gücüne, insana saldığı dehşet duygusuna zaafın var mı? Satırı olan birini tanıyor musun ? Satıra hemen, istediğin anda erişebiliyor musun? "Elinin altında" satır bulunduruyor musun? Kasap mısın sen? Ya da kötü müsün?
Satırın yoksa üzülme. Benim de yok. Satır sahibi birini tanımıyorum. Zaten normali de budur. Normal insanların satırları, satırlı arkadaşları olmaz. Kasap ya da kötü adam değillerse elbette.
Ben değilim mesela. Kasap değilim. Kötü müyüm peki? Satır sahibi olacak kadar değilim en azından. Benim başka hobilerim var. DJ'lik gibi mesela. Yazı yazmayı da seviyorum.
Satırla kimseye saldırmadığıma eminim. Rol icabı bile olsa.
"Satır" herhangi bir kesici alet değildir demeye çalışıyorum. Kesici aletler içinde ağırlığı vardır. Sözü dinlenir. Korkulur satırdan. Satır KORKUDUR! Sadece bu da değildir. Vahşet, gaddarlık, kuralsızlık, korku filmi, kan, katliam, soykırım...bunlar da akla gelir satırla beraber.
Bir "kesici alet olarak satır" tercihi, çok sapıkçadır.
Satıra zaaf duymak da pek sağlıklı bir duygu değildir. Satıra zaaf duyanlar, hastadır benim nazarımda.
Peki sen hiç pala gördün mü? Pala satırdan fenadır. Mesela ben eğer biriyle saldırıya uğrayacaksam, biri tarafından yaralanacaksam, satır tercih ederim, pala istemem. Pala o kadar fenadır! Görsen kesin tanırsın, kesin korkarsın. Kasaplarda bile yoktur pala. Var mıdır yoksa? Kimde vardır; ne işe yarar bilmiyorum. Çok kötü adamlar kullanır palayı çok kanlı korku filmlerinde. Onlar da maskelidir çoğu zaman.
Palan var mı peki? Umarım yoktur. Umarım palası olan birini tanımıyorsundur. Normal insanların palası olmaz çünkü. Palalılarla arkadaşlık etmez normaller.
Afrikada çok insan kestiler palalarla. Ruanda'da mesela. Çok katliam yaptılar. Çocukları, kadınları, insanları kestiler. Parçaladılar onları palayla. Üst üste yığdılar kestikleri insanları. Kolu, bacağı, başı, ayağı, yarısı olmayan cansız ama hala insan olanlardan dağlar yaptılar. Pala yapar insana bunu; parçalar. Uzuvlarını ayırır. Bir darbede, tek hamlede!
Özetle; satırlı, palalı adamlar kasap veya sinema hariç bir yerde görülmez. Görülmemelidir. Görülmesi anormaldir. Suçtur. Öldürmeye teşebbüstür. Vahşi bir edimdir.
Son günlerde satırlı, palalı canlılar türedi oysa. Sokaktalar. Geri geldiler. Severler bu iklimi, bu ortamı. Çıktılar yine inlerinden. Kim bilir, belki genetiktir bu dürtü. Belki babaları da çıkmıştır bir dönem sokaklara ellerinde palalarla, satırlarla. Yabancı değil çünkü bu görüntüler bize. Keşke olsaydı. Keşke hatırlamasaydık, hatırlatmasalardı.
Aramızdalar yine. İnsana benziyorlar ilk bakışta. Tek farkları; ellerinde satırlar, palalar var. Hemen tanırsın onları. Gözlerinde nefret var. Akıllarında vahşet!
Normal insanların satırları, palaları olmaz. Kasap ya da kötü adam değillerse elbette. Kasap olup olmadıklarını bilmiyorum ama kötüler!
Korunuyorlar. Tanınıyorlar. Biliniyorlar. Kollanıyorlar.
Tehlikeliler. Kaybedecek bir şeyleri yok. Bu yüzden "en tehlikeliler".
Maskesizler.
Buz hokeyi maskesi yok hiçbirinde! Yine de bu bir korku filmi. Seti, dekoru;sokaklar,caddeler.
Aktörleri belli. Senaryosu bilindik. Seyircisi var. Kan seviyor seyirci.
Dikkat et ne olur evden çıkarken, sokakta yürürken, yaşarken bugünlerde.
Yalvarırım dikkat et!
Çünkü "onlar" aramızdalar!

Perşembe, Temmuz 04, 2013

"EKMEK" YAZISI

Ekmek. Onu da yanlış anlayan var. Ekmeği de yanlış anlayan var. Aslında "yanlış anlamak" diye bir şey olmaz bana göre. Bir şeyi; bir insanı "yanlış" anlamak olmaz. Anlatım bozukluğudur bu. "Anlama" bozukluğu diyelim.
Bir şey, bir insan ya anlaşılır, ya da anlaşılmaz. "Yanlış anlayan", anlamamıştır. Ayrıca kaldı ki; anlamanın "yanlışı" var ise, "doğrusu" da olmak zorunda. Sadece "anladım" diyemeyiz o vakit anladığımızda. "Doğru anladım" dememiz gerekir.
Falan filan.
Çok karışık olduğunu sanmıyorum. Gayet kolay anlaşılıyor mevzu bence. Ben yine de tane tane anlatmaya özen göstereceğim:
"Ekmek" bir semboldür. Temel besin kaynağıdır. Gerçi besin değerleri bakımından pek zengin değildir. Besleyici değildir pek. "Tok tutucudur" daha ziyade. Doyurucudur. Yine de zengindir ama. Sofranın baş tacıdır. "Ana yemeğidir". Öpülür, başa konur. Genelde 3 kere öpülür başa konmadan.
Ucuzdur. Fiyatı uygundur. Çok çeşitlidir yine de. Yine de "pahalı" olanı vardır. Her şeyin pahalı olanı vardır. Fırın ekmeği ucuzdur ama. Fırın ekmeği hiç bozulmaz buna, Alışıktır o. Hiç takılmaz. İşine bakar. Ne kadar çok insan doyurursa, o kadar kardır onun için. Emekçidir. Emeğinin peşindedir. İş odaklıdır fırın ekmeği.
Daha lüksü, daha havalısı, daha değerlisi vardır ekmeğin. Her şeyin olduğu gibi. "Yeni nesil" ekmek denebilir bunlara. Karabuğday,çavdar,tam tahıl,kepek,fransız,baget...Bunlar en meşhur "havalı" ekmek çeşitlerinden bir kaç örnektir.
"Trabzon ekmeği" değildir ama hiçbiri. Trabzon ekmeği heybetlidir. Dayanıklıdır.
Bunlar en meşhur "havalı" ekmek çeşitlerinden bir kaç örnektir.
Ekmek "halktır" ama daha ziyade. Ekmek semboldür. Hayatta kalmayı anlatır. Yaşamayı temsil eder.
Ekmek gerçektir. En tazesi bile serttir bundan ötürü.
"Ekmek peşinde" olmak, hayatta kalmaya çalışmaktır. Mesele varlık/yokluk meselesidir. Çoğunlukla da yokluk.
Ekmek peşinde olmak bir semboldür. Zoru anlatır. Direnmeyi anlatır. Madenciyi, emekliyi, memuru, öğrenciyi, asgari ücretliyi, bulaşık yıkayan esmer delikanlıyı, eve yardıma gelen ablayı, kaportanı düzelten çırağı...Onlar "ekmek peşindedir". Hayatları zordur. Gerçekten zor! Fimlerdeki, romanlardaki kadar zor! Onların derdi "ekmektir".
Herkes, kazandığı parayla istediği çeşit ekmek alır. Ama her para kazanan "ekmek almak" için kazanmıyordur parayı.
Yani herkes ekmek peşinde değildir. Ama herkes bayılır "ekmekli cümleler" kurmaya.
Ekmek semboldür. Hayatta kalmaktır.
"Ekmek" için yazdım. Gerçekten "Ekmek peşinde olanlar" için.
"Ekmek alabilmek için çalışanlar" için...