Perşembe, Ekim 21, 2010

AYI

Bu kış uzun sürdü. Benim için yani. Benim kışım uzun sürdü bu yıl. Bir yılı geçti hatta. Çok geçti hatta.
Uyudum ben de.
Uykum hafiftir ama. Duydum olup bitenleri. Zaten bir gözüm hafif aralık uyurum ben. Çok iyi uyuyormuş numarası yaparım. Bazen sahtesi gerçeğinden daha sahici olur. Kendim bile kanarım. Türlü türlü rüyalar gördüm. Bazılarını kontrol ettim, kurguladım.
"Hayal" dedim onlara.
Acıktım uyurken. Susadım da. Baktım bir şekilde başımın çaresine.
Uyumaya devam ettim. Bir gözüm hep aralık.
Uyandım bir gün. Öyle birden bire, aniden. Çişe gittim hemen. Gerindim. Uyurken geçen zamanı düşündüm. Gördüklerimi hatırladım. Rüyalarımı, hayallerimi ayırdım.
Kolay olmadı.
Karışanlar olmuştur mutlaka. Yakında öğrenirim. Neden uyudum bu kadar? Yorgunluktan mı? Uyanık kalmak için bir sebebim olmadığından mı? Bilmiyorum. Uyudum işte. Dinlendim çok uyurken. Sanki her şey benimle uyumuş gibi. Sanki ben hiç bir şeyi kaçırmamış gibiyim uyurken. İnsan en çok uyurken büyürmüş. Bebekler uyur ya hep büyürken.
Kolay kolay uyumam artık.
Neden? Yorgun olmadığım için mi? Uyanık olmak, uyanık kalmak için bir sebebim olduğu için mi? Bilmiyorum. Uyandım işte.
Çıkıyorum yavaş yavaş mağaramdan!

Çarşamba, Ekim 20, 2010

BESMELE

Bir kelimeyle başlıyor benim kutsal kitabım her normal kitap gibi: Diyalog
Herkesin kutsal kitabı başka olabilir. Bu dünyanın sonu değil. Konuşabilsek keşke. Herkesle, her şeyi konuşabilsek.
Besmelem diyalog benim!
Herkesle her şeyi konuşabildiğim bir ülkede yaşıyorum ben.Tenha bu ülke. Tenha bir ülkede yaşıyorum. Ülke benim. Kocaman bir ülkeyim ben. Herkes kadar kocaman.
Sokaklarında çok az insana rastlıyorum ülkemin. Rastladıklarıma da başımla selam veriyorum. Gülümsüyorum onlara.
"Bir ülke kuracaksan, bir dinin olmalı önce" dedi bir arkadaşım. Din nedir ki? Allah kimdir mesela? Bir adı var mı? Görsek tanır mıyız? Belki her gün görüyoruzdur. Görüp geçtiklerimizdedir belki allah. Ne olduğu, kim olduğu, formu, yüzü, şekli...Önemli değil hiçbiri.
Dini insan benim ülkemin.
Konu seçmeden fanatik olmamak...her konuda anlayışlı olmak... gayretim bu. Tüm enerjimi bunlara veriyorum. Bir de spor yapıyorum. Yorucu. Yorulmadan olmaz.
Bu gayret de aynı kitaptan. Kutsal kitabımdan. Diyalogla başlayandan hani...Bir çeşit ibadet diyelim.
İyi niyetliyim, çabalıyorum. İnanıyorum.
Keşke biraz daha bilseydim kötü olmayı. Becerebilseydim dönüp gitmeyi. Bakmamayı, bakınca görmemeyi.
Biliyorum, kimse sandığı kadar iyi değildir. Kimse istediği kadar kötü de değildir.
Onu da öğrendim. Zor bir hayatım var. Kafamda böcekler. Göğüs kafesimde kelebekler.
Kelebekte olsa, kafesteler işte.
Şeytan da var içimde eminim ama pek karşılaşmıyorum. Şeytansız olur mu?
Görsem tanırım belki. Bilmiyorum, görüyorumdur belki. Mutlaka görüyorumdur. Bilmek güzel olurdu. Her şeyi bilmek güzel olurdu.
Sürprizleri özler miydim yine acaba o zaman?
Değişiyorum ben. Birkaç zaman önce başladım değişmeye. Bacaklarım, dizlerim, başım ağrıyor. Eklemlerim sancılı. Uykularım kaçıyor. Geceleri uyanıp sigara içmeler başladı birde. Sigarayı bıraktım oysa. Büyüyorum belki. Uzuyorum ileri doğru...Küçükken daha öfkeliydim. Daha çabuktum öfkeli, öfkesiz. Daha uzun öfkeli kalırdım. Kararlı olurdum. Küçükken dünya, hayat oyun hamuru gibi olur. Değiştirebileceğine, istediğin şekli verebileceğine inanırsın.
Öfkeli olma cesaretini buradan alıyordum belki. Belki her şey değişir diyorum hala. Öfke cesaret ister çünkü. Kolay kolay vazgeçemezsin öfkenden. Onu yarı yolda bırakamazsın. Öfke küstahlıktır biraz!
Öfke bir şuur kaybıdır. Ama bilincin açıktır. Çok açıktır hatta. Bazen de her yer, her şey, herkes karanlıkta kalır. Seni "gerçekten" alır öfke, uzağa götürür. Kendi gerçeğine...kendi uzağına...
Kandırır. Süper kahraman yapar. Pelerinin olur öfkeliyken. Uçarsın.
Öfke yorar adamı. Perde olur gözüne. Göstermez, göremezsin. Bazen de pırıl pırıl yapar baktığın her yeri.
Aklını azalttığı zamanlar olur. Bilincini sınar. Yalnızlaşırsın. O halini kimse görmesin diye belki. İnsanın türlü türlü hali var. İnsanlık hali diyorlar buna işte. Ama öfke iyidir de. Canlı kılar seni. Seni ağaçtan, bitkiden, taştan ayırır. Uyarır seni, tutundurur. Ne olduğunu hatırlarsın. Üşümezsin öfkeliyken. Karda çıplak gezersin. Buzda yüzersin. Beslenmek güzeldir öfkeden, bağımlı olmak kötü...
Yine ökeleniyorum. Hala kaybediyorum zaman zaman kendimi. Araba kullanmıyorum ama artık.
Siniri alınmış bir et olmadım henüz. Öfkelenmemeye başlarsam üzülürüm kendime. Acırım hatta. Ama süreler azaldı, kısaldı. Daha az kalıyorum öfkede. Öfkeli ben, öfkesiz benden çok uzağa gitmiyor artık.
Daha çabuk geri dönüyorum.
Yine "değiştirmeye" çabalıyorum. Değişemem artık...
Yorgunum sadece biraz.

Perşembe, Şubat 11, 2010

KADIN KOMUTAN

Dünyanın dörtte üçü su. Dünyanın yarısı kadın.
Çoğunu görmedim, tanımam. Çoğu beni görmedi, tanımaz.
Zaafım var kadına. Görmediklerime, tanımadıklarıma bile.
Özellikle güzel olanlarına.
Bütün kadınlar güzeldir belki. Bazıları daha güzeldir ama. Bazıları çok güzeldir. Güzel kadın çabuk fark edilir. Kana hızlı yayılır. İçine işler adamın.
Güzel kadın korkutur beni. Korkarım güzel kadından.
O eğlenir ben korkarken.
Hele bir de akıllıysa ağlatır. Bütün kadınlar akıllıdır belki. Bazıları daha akıllıdır ama. Bazıları çok akıllıdır.
Akıllı ve güzel olan tehlikelidir. Akıllı ve güzel kadından daha çok korkarım. O daha çok eğlenir ben daha çok korkarken.
Her hamleni bilir. Her blöfünü görür. Kafana bir girdimi, çıkartmak zor olur. Kesmek istersin kafanı. Sökmek istersin kalbini. Derinin hemen altındadır bazı kadın, dövme gibi. Acısını seversin, hep daha çok istersin. Dövme gibi... Kanarsın, kandırır. Komutandır. Güzel ve akıllı bir komutan.
Ölüme gidersin, zehir verse içersin.
Gaddardır kadın. Bir anne nasıl gadar olur dersin. Olur. Anne de olur, gaddar da olur. Kızarsın, küfür edersin. Küfür olur, orospu olur!
Kalemden toka yapan büyücüdür kadın. Geleceği söyleyen kahindir.
Başka türlü sever, severken ezer.
Pazuları zayıftır belki ama, beyni kaslıdır, kamyonlar kaldırır.
İçine atar çok şeyi, içinde saklar daha çoğunu.
Kadın 'verir', sen alamazsın. 'Sen bilirsin!' der, bimediğini bilir.
Oyuncak verir sana, oynarsın. Doyurur seni, sevişir seninle.
Bikinisi en güzel üçgendir.
Çizmesi silahtır! Çizmeli bir silahtır. Ne çok silahı vardır kadının! Çizmesi, küpesi, kaşı, gözü, rimeli, memesi, dudağı, geçmişi, hali, tavrı, çorabı, eteği, kalçası... Hele kokusu, teni... Panzehiri yoktur çoğu tenin. Çilleri olur belki, gamzeleri ya da! Tuzlu olur tadı bazısının, deniz gibi. Dokunduğun ana inanamazsın. Rüya gibi gelir, uyanamazsın.
İlk dokunan sen değilsen, kızarsın. Öfken kendinedir. İlk olamayışına, kaybettiğin zamana kızarsın. Kaydedersin her anı, fotoğraflar çekersin. Siyah-beyazdır fotoğraflar. Özledikçe bakarsın.
Kokusunu şişelersin, kitaptaki çocuk gibi. Çocuğu anlarsın, çocuk olursun. Kokusunu tarif edemem. Kitabı var, oku! Kadını da tarif edemem. Çok kadın var, tanı! Dene en azından!
Anlamaya çalışma sakın, yapamazsın.
Ben anlamaya çalışmaktan çok önce vazgeçtim. Zaten pek az şey biliyorum kadın hakkında.
Meydan okumaktır kadın, EVEREST'TİR!
Parmak izidir kadın, kar tanesidir!

Çarşamba, Şubat 10, 2010

ŞİZO TV

Ben TWITTER da ne yapmaya çalışıyorum?
Bişey yapmaya çalışıyorum çünkü,evet!


Bu bir TELEVİZYON programı
Televizyonda yok
Televizyona gerek yok
KAPALI DEVRE
Seyircisi SENSİN
Sana ÖZEL
Kitap gibi biraz
Dekoru,formatı,yeri,zamanı,süresi,içeriği HAYAL GÜCÜN kadar
SEN ne zaman istersen
Hep CANLI
BANT yasak
Adını sen koy
YUNUS GÜNÇE ŞOV OLMASIN
Benim KAFAMDA BÖCEKLER VAR var!
Nasıl?
REHAB olur belki
Etkileşimli
İnteraktif yani
Katıl çok istersen
Sunucu belli bir tek
Sürücü de
Gerisi köpük
Sunucunun kostümü mü?
Çıplak olsun!
Belki SİYAH bir takım
Sunucu KOMİK mi?
Bilmem
Sen tanıyor musun?
DELİ mi?
Çok mu AKILLI?
Aptal olsa?
SAMİMİ belki
Belki SAHTEKAR!
Geveze biraz
Biraz AÇ!
UZUN-KISA?
Seyircinin kostümü?
Çıplak olsun
Belki bir EŞORTMAN
ŞİZOFREN bir performans
Deli saçması
Tespit Böceği
Sporcu.
Sihirbaz
DOBRA
YARALI
FANİ
Dost-Düşman
Konuk var mı peki?
Masa?
Koltuk?
Reklam yok
REYTİNG YOK
Görüntü yok
VAR mı yoksa?
Ben bilmem
KAMERA SENSİN
Yönetmen SENSİN!

Pazartesi, Ocak 25, 2010

PASTIRMALI YUMURTA

İyimser biri değilim. Daha ziyade akılcı ve gerçekçiyim. Karamsarlık da bazı zamanlar bunların alt kümesi olabiliyor. Varsın olsun. Alıştım ben. Böyleyim. Yeni değil bu algı benim için. Küçükken de böyleydim. Hiç büyümüyorum galiba. Hormonlardan yana bir sıkıntı olduğunu sanmıyorum. İyi bakıyorum kendime. İyi besleniyorum. Büyümeye meraklı değilim diyelim. Umut dolu biri değilim sadece. 'Her şey düzelecek, her şey daha iyi olacak, memleket her alanda olacağı gibi, sporda da yakalayacak dünyayı hatta geçecek!' demiyorum. Bunu beklemiyorum da. Gelişmekte olan ülke ne zaman gelişecek? diye merak etmiyorum hiç. Benim merak ettiklerim başka. Neşe saçamıyorum 7/24 !. Somurtkan da değilimdir ama. Farkındayım biraz. Lanetliyim. 'Dalgama' bakıyorum! Televizyon izlemeyi seviyorum. Özellikle spor izlemeye meraklıyım. Futbol ve Basketbol kayırdıklarım. Şımartıyorum onları. Basketbol farklı bir spor futbola göre. Öncellikle elle oynanır ve berabere bitmez. Kuralları dışında da çok farklıdır basketbol. Salon sporları daha bir asil olur. Adı üstünde:'SALON SPORU'. Eskrime baksana! Oyuncuları daha aklı başındadır. İnanmazsın, entellektüel olanlarına bile rastladım doğada. Basketbolcuların 'türü' değişiktir. Camiası daha bir kalitelidir. Yorumcuları daha bir 'çekilir' olur. Daha bir edepli,esprili ,bilgili. Yorumlar daha bilimseldir. 'Vatan, millet, Sakarya!' naraları atılmaz. Sporun özü konuşulur. Basketbol seyircisi, takipçisi de farklıdır. Maçlara çekirdekle girilmediğinden olabilr. Gerçi son bir kaç yılda özellikle üç büyüklerin (!) maçlarında seyirci profili biraz geriledi. Sergen Yalçın formalarıyla basketbol maçlarına gidenler çoğaldı. Salonda meşalleler yakılmaya başlandı. Futbol seyircisi yakışmadı basketbola,olmadı. Basketbol maçlarında 'ofsayt' diye bağıranlar gördüm ben. Koltuklar kırılıyor artık büyük(!) maçlarda. Basketbolculara saldırma cüretini gösteren aptal adamlarla doluyor bazen salonlar. 1.60 boyunda, göbekli, kel bir adam, hangi duygu ve düşünceyle 2.10'luk bir basketbolcuya saldırabilir anlayamıyorum. Aptal cesareti böyle bir şey herhalde. Basketbolcular gerçekten farklı futbolculardan. Basketbolcuların daha 'başka' insanlar olmalarını, 'okumuşluk'larıyla da açıklayabilrim. Daha bir 'sporcuya' benzer basketbolcular. Tuhaf saç traşları , füturistik sakal tasarımıları baskın değildir basketbol oyuncuları arasında. Maç sonlarında ezberden konuşmazlar genelde. Konuşurken kıvranan basketbolcu görmedim ben. Çoğu 100 kelimenin üzerinde kullanıyor konuşurken. Kitap okuyorlar belli. Servet Çetin'le benzeşen bir basketbolcu tanımadım, görmedim. Servet Çetin bütün sporlara tek başına yeter zaten. Yorumlar da farklı basketbolda. Basketbol yorumlarında çok sık rastlanmaz 'kahve' jargonuna. Bilimsel veriler, istatistiksel datalar temel olur argümanlara. Yorumcular solaryumdan haz etmez pek. Abidik-gubidik kıyafet tercihleri karakteristik özellikleri değildir mesela. Standartları farklıdır. Dinledikleri müzikten, kullandıkları arabaya kadar farklı tercihler yön verir hayatlarına. Mercedes yerine Audi kullandığına eminim bir çoğunun. Yöneticileri de başkadır basketbolun. Mütahitler domine etmez basketbolu. Konuşurken özne yüklem yuşmazlığı konusunda hassastırlar. Yabancı dil bilenleri bile vardır! Rüya gibi değil mi? Eski basketbolcular, futbolcu eskileri gibi ahkam kesmekten ziyade, sporlarına katkı vermeye çalışır. 'Ergin Ataman adam değil!' diyen bir basketbol yorumcusu duymadım. 'Çalamadı çünkü yüreği yetmedi!' şeklinde kabadayı ağzıyla yorum yapmazlar hiç. Kişilik haklarına saldıran, ağzı köpüren, kelle isteyen, kan koklayan yorumculara rastlayamazsınız pek basketbolda. Pozisyonların 'pierosu' yoktur. Pozisyonların 'ultra süper slow-motion' tekrarları 18 açıdan gelmez ekranlara. Pastırmalı yumurta tarifi verilmez programlarda. Tuvalet kağıdından pota da yapılmaz. Hatta basketbol programlarını çocuklar da izleyebilir! Otorite olarak kabul edilen yorumcuların gerçekten farklı bir perspektif getirdiğine şahit oluruz basketbol oyununa. 'Engin Atsür her yerini öpüyorum,her yerini!' gibi erotik ve saçma sapan yorumlar yapmaz, tutamayacakları sözler vermezler anlatıcılar. Anlatıcılar amigo olmazlar, her basketi gol gibi anlatmazlar. ULUBATLI HASAN'a dönüşmezler!
Amerika'lı bir beden eğitimi öğretmeninin armağanıdır basketbol. Çam sakızıdır biraz. Güzel oyundur. Nezakelidir. Pota altı serttir ama. 3 saniye koridoru zorludur. 24 saniye basketbolda çok uzun bir zamandır. Dansçı kızları vardır basketbolun,tüylü maskotları. Atlettir aynı zamanda basketbolcular. Uzunların sporudur, kısaları dışlamaz, oynayanlar uzar biraz. Erkek sporudur ama kadınlar da oynar. Bence oynamasa da olur ya, neyse :) Basketbol kendi dildini konuşur. Alan savunması yapanlar, adam adam savunma yapanlara darılmazlar! Faulün basketlisi olur. Sayılar hem çift, hem de tektir basketbolda! Blok festivalleri, hava harekatları,postere malzeme olanlar, atarken geriye çekilenler, potaya 'penetre' ederken hiç çekinmeyenler, extra paslar heyecanı körükler. Koca koca adamlar hatalı yürür, ikili sıkıştırılanlar isyan etmezler!Bir tek şeyi sevmem basketbolda: Uzun saçlı basketbolcular! Uzun saçlı basketbolcu olmaz, olmasın! Basketbol 4 perdelik, müzikli 'enfes' bir oyundur!
Genel bir tablo sundum ben. Büyük bir resim yaptım. Darılmaca gücenmece yok! Alınganlık göstermesek ne ala! Herkes bilir kendini! Yarası olan gocunur! Benim sporum basketboldur!

Cumartesi, Ocak 23, 2010

ROCK TANRIÇASI

Bir yılbaşı sabahıydı. Yeni yıla aşık girmiştim. Yeni yılda aşık kalırım sanmıştım. Hayatımdaki ilk gerçek kadın oydu.
Ben saklambaç oynamayı yeni bırakmıştım.
Büyüktü benden. Ben küçüktüm. O baya bir kadındı. Ben o kadar erkek değildim. Bu kadar kadın bana çok fazlaydı.
Bu bile onu kocaman yapmama yeterdi. Kuvvetsizdim önünde. Telaşlıydım. Hatta sakardım galiba. Sanki her yer kristal bardak, tabaktı...Ve ben çok sakardım.
Harçlığımı biriktirip bir altın kolye aldım ona. Kadınlar takı sever diye bir yazı okumuştum. Her takı aynı olur sanmıştım o zaman, her kadını aynı sandığım gibi.
Artık yapmıyorum o hatayı. Akıllandım. Her kadın başka kadınmış,anladım.
Bir insan ne kadar akıllanabilir ki?
Tombala oynamadığım ilk yılbaşı olmuştu o yılbaşı. İlk 'aşk travmamı' da o gecenin sabahında yaşadım.
Büyüdükçe travmalara alıştım.
"Tecrübe" dedim onlara. Alıştım. Zaten neye alışmadım ki? İnsan alışmaya programlı. Alışınca unuturum sanıyor. Geceyi pek hatırlamıyorum. İçtim o gece! Arkadaşımın evindeydik. En iyi arkadaşımdı. Ev 2 katlıydı. Hep deterjan kokardı. Bir başka kız yüzünden küstük sonra en yakın arkadaşımla, bir daha konuşmadık!
Güya hiç ayrılmayacaktık.
Ev hücre evimizdi. İki katlıydı. O, hayatımdaki ilk gerçek kadın, alt katta uyudu. Sabah oldu. Ben alt kata indim. Hediye cebimdeydi. Uyanmasını bekledim.
Hayır, onu uyurken seyretmedim.
Uyandı. Alkol, sigara ve uyku kokuyordu bütün kadınlar gibi. Bir rock tanrıçasıydı sanki! Saçları dağınıktı. Saçları çoktu. O varsa ben yoktum. Avucundaydım. Bana sahipti. Ve o bunu biliyordu. Saklayamıyordum.
Uslu durmazdı! Başı hep beladaydı. Dövmesi vardı. Benim sakalım bile yoktu.
Sarışındı. Sarı saçları dağılmıştı. Yatak dağılmıştı. Çıplaktı. Gece terlemişti.
"Gece üşümem" demişti.
Başucundaki bir bardak su duruyordu. Çoğunu içmemişti.
"Susarım" demişti!
Eli yastığın altında uyurdu, yumuşak yastık severdi. Gülümsedi hemen uyanınca. Belki de bilerek yapmıştı. Çok acımasızdı.
Hediyesi cebimdeydi: Altın bir zincir ve kolye!
Avucunu buldum yatakta. Yastığın altına kaçmıştı. Avucunu elime aldım. Hediyesini cebimden çıkardım, avucuna koydum. Fısıldar gibi 'seni seviyorum' dedim. Belki bilerek fısıldamıştım. Sadece o duysun istemiştim. Çok acemiydim. Hediyeye baktı. Gülümsedi yine. Aynı değildi ama bu gülümseme.
Bir kadın kaç ayrı şekilde gülümseyebilir? Çok!
Yüzüme baktı. Derin bir nefes aldı. Zamanı içine çekti... zamanı durdurdu... ve dedi ki : 'Yunus seni çok seviyorum, bu yüzden seni sevemiyorum!'
Yatağa geri yattı. Zaman tekrar çalıştı. Ben anlamaya çalıştım. Ne olmuştu? Her şeyi doğru yapmıştım ben. Takı almıştım ona, fısıldamıştım, uyanmasını beklemiştim. O uyurken bir yaş daha büyümüştüm. Acır gibi baktığını hatırladım bana. Şimdi ben terlemiştim. Kızmıştım. Ne yapmam gerektiğini hiç bu kadar bilmediğim bir anım olmamıştı. Üst kata mı çıkmalıydım? Kahvaltı mı hazırlamalıydım? Evden bir hışımla mı çıkmalıydım? Blöf mi yapmalıydım? Kumar mıydı bu? Ben kumarbaz mıydım?
Dişlerimi sıkmıştım. Avuçlarımı da. Uyanmasın diye bağıramamıştım! O uyumuştu, ben kaybetmiştim.
Avucumu açtım sonra.
Oradaydı!
Hediyesi avucumdaydı !

Pazar, Ocak 17, 2010

MAÇ YAZISI

Durdurdum kendimi. Hemen yapmayayım dedim. Hemen yazmayayım dedim. Sleep it over ! Üzerinden vakit geçsin, uyku alır belki öfkemi dedim. Uyanır uyanmaz da yazmaya başlamadım. Bir vazo kahve içtim. Köpeği gezdirdim. Temiz oksijen aldım. Kan şekerim yerine gelsin diye muz yedim bir tane. Artık başlayabilirsin Yunus dedim, başladım...
Dün akşam yine seyrettim Beşiktaş'ın maçını. Bunu niye yapıyorum hala bilmiyorum. İnadına izliyorum galiba. Ben bu Beşiktaş'ı bu haldeyken, yıllardır izliyorsam, baya bir Beşiktaş'lıyım demek ki. Halbuki yapacak çok daha güzel şeyler bulabilirdim. Bulaşık makinesini boşaltıp, doldurabilirdim, kitabımı okuyabilirdim, ütü yapabilirdim, hatta öylece, amaçsızca yatabilirdim. Hayır, ben maçı izledim! Kaşındım! Beşiktaşlıyım ya! Her maçtan önce sahada bir ruh görme umudum oluyor. Çocuk gibi kanıyorum Beşiktaş'a her maç! Ama her maç , sahada ruh yerine hayaletler görüyorum! İbrahim Kaş diye biri , bir şey var takımda mesela. Kim o? Ne iş yapar? 'KAŞ' plakalı bir porsche'si var onu biliyorum. Birde solaryuma düşkün belli. Ne kadar yoksun sopor ahlakından. Ne kadar dümdüz. Ne kadar tahmin edilebilir bir stili var. Ne kadar sıradan! Topla kavga eden futbolcu sevmiyorum hiç. Hele haddini de bilmiyorsa, daha da sevmiyorum. Çok net belirtmek zorundayım ki İbrahim Kaş arkadaşımız, değil Beşiktaş'ta, Turkcell Süper Lig'de hiç bir takımda oynayamaz , oynayamamalı! Yazık! En çok da bu ve benzeri arkadaşların toplumda 'Beşiktaşlı oyuncu' şeklinde anılmasına bozuluyorum . Zira hiç hak etmiyorlar!
Beşiktaş'ı izlerken, uzun bir zamandır, galiba Gordon MİLNE zamanı sona erdiğinden beri, futbolun bir takım oyunu olduğundan şüphe ediyorum. Daha çok tenis maçı izliyor gibiyim. Hem de tekler! Herkes başka bir şey oynuyor sanki. Bana göre Beşiktaş'ın başına gelen en kötü şey; başkandan sonra tabi, geçen sezonki şampiyonluk oldu. Çünkü gözden kaçan çok önemli birşey var bana göre Beşiktaş'ın şampiyonluğunda: Geçen sene Beşiktaş şampiyon olmadı. Sivasspor şampiyon olamadığı için, ve lige bir şampiyon gerektiği için, mecburen şampiyonlaştırıldı. Ben büyük Türk düşünürü, bilge insan Levent ERDOĞAN gibi hadiseyi ilahi güçlere bağlamıyorum ama yine de şans Beşiktaş'tan yanaydı fene halde. Ligin en iyi takımı değildi Beşiktaş ! Sivasspordan şanslıydı okadar. Sivasspor son 6 maçın , 3'ünü kaybetmeseydi durum çok farklı olacaktı.Bülent Uygun şair olmayacaktı belki de!
Özellikle Mustafa Denizli döneminde kafam ve vizyonum daha da bulanıklaştı. Deneysel futbol diyerek açıklayabileceğim bir futbol oynamaya başladı takım. Her maç yeni kadro. Bunun adı rotasyon değil, kaos olur ancak! Bu bir strateji değil, kafa karışıklığıdır sadece! Musatafa Hoca gerçekten çok iyi niyetli bir insana benziyor . Son derece kibar, kaliteli ve saygın bir figür. Ancak futbol artık daha bir başka oynanıyor. Futbolda inatlaşmaya hiç yer yok . Zaman yok çünkü inat etmek için. Takımın hala bir nüvesi yok. Omurgası belli değil. İstikrar olmazsa, motivasyon da olmaz. Takımda müthiş bir genişlik, umursamazlık hakim. Ernst bile 'ulan , ben salakmıyım , bir benim mücadelemle olmaz ki!' diye isyan ediyor son 7-8 maçtır. Zordur Alman mekaniğini bozmak ama Beşiktaş bunu da başardı. Bobo o kadar kuvvetsiz ki, her yerden topa vurmak zorunda hissediyor kendini çünkü alıp gidecek hali yok! Serdar Özkan'a daha nekadar şans verilebilir? Serdar'ın her pozisyonda hakeme el kol yapmasına da tahammül etmek çok zor! Ayrıca o da bitik! Tükenmiş! Ekrem dağ iyi niyetli, çalışkan, okadar. E okadarla da olmuyor işte. Tabata nerde? Tabata olsa neolur o da ayrı konu tabi! Nihat Kahveci'yide aldığı süper kontrat için kutluyorum . Güle güle harcasın. Eminim zaten öyle yapıyordur. Gülüyordur!Unutmadan ekleyeyim: Top sanki TABATA'nın ayağına büyük geliyormuş gibi geliyor bana. Yani fiziksel olarak ! Futbolcu arkadaşlara genel olarak seslenmek icab ederse: Beyler , halı sahada oynamıyorsunuz! Sizin işiniz bu! İş ahlakınız nerde? Paranızı mı alamıyosunuz ? Çıkmayın idmanlara, maçlara! Sonuna kadar yanınızda oluruz. Söz! Ama idmana, maça çıkıyorsanız yapın işinizi. Saklanmayın. Kaçmayın sorumluluklardan! Bu Beşiktaş analizimi klişelerle donatmak istemediğim için topluyorum: Bu Beşiktaş , bu haliyle , ancak çok iyi bir halı saha takımı olur! Bu Beşiktaş çağın çok gerisinde bir top oynuyor! Bu Beşiktaş futbol bile oynamıyor! Topdepiyor diyelim! 'Çok iyi mücadele ettik' cümlesi tüylermi diken diken ediyor artık. Burası Beşiktaş, bir zahmet mücadele de ediverin! Bu Beşiktaş kuvvetsiz! İnançsız! Umutsuz!

Son olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi takımını ve özellikle ABDULLAH AVCI'YI kutlamak isterim. Büyük iş yapıyorsun Abdullah Hoca! Sana genç diyen, sana hala çok güvenemeyenlere de 47 yaşında olduğunu anlatmamız lazım. Enerjine, vizyonuna, birikimine çok saygım var. Kitap okuyorsun belli. Dünya'yı takip ediyorsun, kendine çok güveniyorsun ama asla yetinmiyorsun bu daha da belli! Bir de o dar kotları giymesen! Milli takım konusunuda takma kafana. Biz yabancılara hayranız ve daha da kötüsü, bunu itiraf edemeyecek kadar da iki yüzlüyüz! Belki bir gün İngiltere Milli Takımı'nı çalıştırırsın:) Sen beni anladın! Ben de seni anlıyorum! Kolay gelsin sana !